Hepimiz bu hayatı daha
uzun süre yaşamak istiyoruz.
Rabbimizin Er- RAHMAN ismi ile bize BU DÜNYADA YAŞATTIĞI rahmetini, hâlihazırda yaşamaktayız, beğenmekteyiz. Bu sebeple
sağlığımıza dikkat ediyoruz, birbirimize daha uzun bir ömür diliyoruz. Bunlar,
hayatı beğenmemizden kaynaklanıyor.
Cenab-ı Hakk’ın
bize tattırdığı bu dünyadaki rahmeti,
uzun da sürse, kısa da sürse, öyle de böyle de her halükarda bitimli, son bulmak zorunda. Ölümü takdir eden
Cenabı Hak çünkü. Dolayısıyla çok
beğensek de hayattan ayrılmak zorundayız.
ÖYLEYSE bize bir çare lazım!!!
Cenabı Hak bu geçici rahmetinin ardından, bize kalıcı ve sonsuz rahmetinden bahsetti. Er-RAHİM olan Cenabı Hak, bu özel rahmetini herkese vermeyecek. Onu muttakilere (takva sahiplerine) yazdığını, onlara özgü kıldığını
haber verdi.
İçinde
bulunduğumuz dünya sürecinin anlamı
da bu zaten.
Burada Cenabı
Hakk'ı tanımak, sevmek ve saymak, saygılı yaşamak, (YANİ TAKVA SAHİBİ OLMAK) sonsuz rahmetin kapılarını açan bir
yolculuk olur. Tanımaktan kaçınmak, dolayısıyla sevmemek ve ona saygılı
yaşamamak da bu dünyadaki yaşadığımız rahmetten sonsuz rahmete geçişin önünü kapatır. Bu kez de azaba maruz
kalırız.
Dolayısıyla tam
makasın ortasındayız. Yol ayrımındayız. Aslında
telaş yapsak yeridir. Heyecanlansak yeridir. Çünkü durumumuz stabil
değil. Tam, o yana ya
da bu yana; hangi yana akıbetimizin
şekilleneceğinin bizce belli olmadığı yerdeyiz. Dünyadayız.
Bugün için iyi olanlarımız bile yarınlarda kötü olup Cenabı Hak'la arayı bozup
akıbetlerini karartma ihtimalleri var. Bugün için kötü olanların, yarınlarda
iyileşip Cenabı Hak'tan bağışlanma dileyip kendilerini ıslah etmek suretiyle
tövbekâr olarak bağışlanma ihtimalleri ve akıbetlerini güzelleştirme imkânları
var.
Dolayısıyla makasın yani Ayrımın olduğu yerdeyiz. Ve
bu ayrım, ebedi geleceğimize yansıyacak.
Ebedi, bitimsiz, sonsuz geleceğimize…
Yeniden gelip
makastan tekrardan ayrıma, tekrardan yol bulmaya bir imkânımız olmayacak. Cenabı Hak şansı, hayatın içerisinde yeniliyor. İmkânı
hayatın içerisinde yeniliyor, öldürüp de
bir daha göndererek değil. Daha yaşatırken, insana yeniden imkân
tanıyor, yeniden ve yeniden…
Dolayısıyla her yeni imkân bizim için son derece hayatİdİr, değerlidir.
Nereden sonra
eleğin dibine düşeceğiz? Kalbimiz mühürlenecek, gözlerimiz perdelenecek,
kulaklarımız sağırlaştırılacak, onu biz bilmiyoruz. Allah'ın ilminde, onun bir
hududu var. Allah, kulunun ne vakitten sonra artık
asla dönmez olacağını bilendir.
Dolayısıyla sonsuz rahmete kapı aralamak kadar daha mühim bir İşİmİz
olamaz.
Çünkü dünyanın
içerisindeki bütün kısa paslaşmaların tamamı dünyaya dairdir ve ölüm, hepsinin
anlamını ortadan kaldırır.
Bu, arazi almak
da olsa öyle; kariyere kavuşmak da olsa öyle; bir makam elde etmek olsa da
öyle; evlat sahibi olmak olsa da öyle.
Bu dünyada
adına "kazanım" diyeceğiniz her ne varsa,
ölüm onların hepsini anlamsız hale getirir.
Dolayısıyla burada, bu yolculukta, kulun ebedi hayatını renklendirmek,
ebedi hayatını saadete dönüştürmek kadar daha önemli bir işi olamaz. Yoktur.
Cenabı Hakk'ın
bize geçici olarak yaşattığı
rahmetinden, vadettiği o özel, sonsuz rahmetine geçebilmek, bizim için varoluşsal bir meseledir.
Olmakla olmamak gibi, en önemli derdimiz.
Çünkü dünyadan ayrılma sürecimiz her an yaklaşmakta.
Bugün yahut
yarın. 10 yıl sonra olsa bile değişen bir şey olmayacak.
Ebedi durumumuzun ne olduğu, bizim açımızdan en merak edilesi, en çok
kaygısını duyacağımız şey olacaktır.
Dolayısıyla
dünyadaki geçici rahmetinden ahiretteki
sonsuz rahmetine nasıl geçilir, nasıl kavuşulur sorusunun cevabı önemli.
“Ben o sonsuz
rahmetimi bana saygılı yaşayanlara
tahsis edeceğim.” diyor yüce Allah.
Allah'a saygılı yaşamak; dini terminoloji ile karşılığı takvadır.
Aldığımız bir kararda, yaptığımız bir işte Cenabı Hak ne der kaygısını taşıyorsak bunun adı takvadır. Ve şayet, Cenabı
Hak buna kızar, şu türlü yapayım diye kararımızı Allah'ın razı olacağı şekle
dönüştürüyorsak bunun adı takvadır.
Bu, Cenab-ı
Hakk'ın KİŞİNİN HAYATINA tesir etmesi demek. Kul, İRADESİYLE gönüllü olarak
kendisini Cenabı Hak'a açıyor. “Ya Rabbi senin dediğin olsun” demiş oluyor.
Giyimde senin dediğin gibi giyineyim; yerken-içerken senin dediğin gibi yiyip
içeyim... Zaten Allah kulun her şeyine de karışmıyor, bazı istisnaları var haram
dediğimiz. Onları gözettin mi istediğin kadar ye iç; mübah olan şeylerden,
helal olan şeylerden. Sayısız. Haram olanlar son derece sınırlı.
Dolayısıyla
Cenabı Hakk'ın sonsuz rahmetine geçmek, buna fırsat bulmak, mümkün kılmak, kulun hayatında öyle çok da zor olan bir şey
değildir; İstemesine bağlı.
Bunu kendisine hedef olarak seçmesine bağlı.
Sonsuz geleceği murat etmesine bağlı.
Hakikatında, onun vadettiği
cennete girebilmeyi "hayatının amacı" halİne getirmesine bağlı.
Bu amaçla
hayatında, hayat yolculuğunda bir şeyler çatıştığında -ki imtihan gereği çatışır- o çatışan şeyleri değil, bu
yolculuğunu esas almalı, ahireti esas almalı.
Dolayısıyla besmele bu anlamda bizim yol haritamız. Sonsuzluğa uzanan yanımız, anahtarımız. Dünyadaki
rahmetinden Cenabı Hakk'ın adıyla ahiretteki rahmetine yol alışımız.
Kim ister ve dilerse, kim peşine düşerse, Cenab-ı Hakk'ın onu buna muvaffak
kıldığı bir yolculuk.
Ne kadar güzel…
Elhamdülillahi rabbil alemin.
Derdimiz çözüldü.
En önemli derdimiZ, yok oluşumuzdu.
Yani ÖLÜM; hayattaki yaşadığımız bu geçici nimetin SON BULMASIYDI.
Buna çare bulduk. Buna çözüm bulduk.
Rabbimiz bize çözüm sundu.
Öyle bir plan
ki sonsuz bir gelecekte MUTLULUK;
bitimsiz, kesintisiz ve sürekli tırmanışta, artan güzellikte, sürprizlerle
ilerleyen... Cenabı Hakk'ın rahmetine bir sınır yok çünkü; yaşatmasına, kudretine
bir sınır yok. Besmelenin ucu sonsuza tırmanıyor.
Bismillahirrahmanirrahim.
Muttakilere mahsus kıldığın o özel rahmetini bizler de diliyoruz.
Ya Rabbi buna
elverir amellerimiz olmasa da, buna uygun düşen, yakışan bir yaşantımız olmasa
da heyecanına kapılmak, bu vaAdine tutunmak, bunu istemek de güzel.
Sen bizim bu
isteyişimizi, bizde beliren bu arzuyu
gerçekçi kıl, sürdürülebilir kıl.
Amellerimize yansıt, hayatımıza yansıt.
Bizim minicik
adımımıza sen dev karşılıklar verensin.
Bizim içimizde beliren bu arzuyu köreltme ya Rabbi.
Şeytanın bunu köreltmesine, bizi aldatıp yanıltmasına ve sönümlemesine
fırsat verme.
Zaten ucu
kapalı bir dünya sokağında, bütün heyecanlarımızı burada tüketmemize fırsat
verme.
Cehennemin
kıyısına getirilip cennete gidemeyenlerin, ateşe arz olunup da ateşin kıyısında
kendilerine denildi ki: “siz bütün güzelliklerinizi dünya hayatında
boşa mı harcadınız? Orada onlarla eğlenip tükettiniz. Bugün bu aşağılık azabı,
bu alçaltıcı azabı tadacaksınız.”
Hiç bu tarafa yatırım yapmadınız. Öyle mi?
Amacınızı,
muradınızı Cenabı Hakk'ın vaadiyle eşleştirmediniz.
Allah'ın
vaadini ciddiye alıp onun ayetlerinde övdüğü, “bu muazzam bir başarı”, “İşte
kurtuluş bu” dediği ve size kapıyı açtığı o sonsuz saadeti, burun kıvırarak geri plana attınız. Öyle mi?
Zaten ölüm ile
ucu kapalı olan hayata aldandınız. Öyle mi?
Kaybedenlerimizin
makul hiçbir tarafı yok.
Aldananlarımızın makul hiçbir tarafı yok.
“Biz öyle dalıyorduk” dediler.
Bu meseleyi çok
ciddiye almıyorduk ki. Dalanlarla
birlikte daldık öyle işte.
Peki ya din günü?
“Din gününü de
yalanlıyorduk. Öyle bir gün falan YOK” diyorduk.
“Varsa da yoksa da hepsi buradan ibaret” diyorduk.
Olmuş bir kere, Nasıl olmuşsa olmuş, çok kurcalamıyorduk.
Evet. Muazzam,
mükemmel bedenlerimizle muazzam hayatlar yaşıyorduk. Olağanüstü dengelerin
içiçe bize tattırdığı bir hayatı zevkle yaşıyorduk.
Ama “ikinci kez olmaz” diyorduk.
“Olmuş bir kere kazara” diyorduk.
“Bir daha tekrarlamaz” diyorduk.
“Elden kaçırmayalım. Haram helal demeyelim. Her şeyini yaşayalım” diyorduk.
Öyle daldık gitti.
İşte bize bu
hayatı yaratan ve yaşatan kudretin, ikincisine muktedir olduğunu göz ardı
ettik.
Gözümüzü
açtığımız ve büyülendiğimiz bu hayatı niçin
yaşadığımıza dair akledip anlam arayışına girmedik.
Çok fazla zorlamadık. Gelişi güzel yaşadık.
Topu avantaja
bıraktık. Gol olur sandık.
Bizim kaleye
gol oldu.
Bundan yıllar
önce gözünüzü birdenbire açtığınız bu hayatı, bugün hala yaşamaya devam
ediyorsak bunca güzelliğiyle, deniziyle, dağlarıyla, ağaçlarıyla, yeşilleriyle,
yemişleriyle, rengarenk tatlarıyla, zevkleriyle; -tüm bunlara rağmen-
“rastgele olmuş, haspel kader olmuş, Yaşayıp
sadece tadına varalım. Tekrarı olmaz bunun. Ölüm her şeyi sonlandırır.
Üç günlük dünya, en iyisi her şeyiyle yaşayalım. Din, Diyanet, Allah
tanımayalım.
Hayatımızı daraltmayalım.
Özgür bırakalım kendimizi” demek ne kadar mantıklı?!
Bir defa bu
kadar güzel bir hayatı bize var eden, yaşatan kudret ki O’nsuz hayat olamazdı.
Bu kadar güzel bir hayat başlayamazdı. Bizler olamazdık. Yokluktan, hiçlikten
hiçbir şey olmaz.
Bize bir kere bu hayatı var edenin ikinci kez yaratması kadar makul,
anlamlı, bu denli doğru bir yaklaşım yok.
İllaki bizi
yaratan bizi görmekte ve sınamakta.
Bizi var eden
ve hayatı yaşatan kudrete, yarattığı için hamd edip, yaşattığı için hamd edip
bize vadettiği o sonsuz hayatı ondan ümit etmek, beklemek…
Ey bize bu hayatı yaratan ve yaşatan kudret, sonsuz bir hayatı
vadediyorsun.
Bu hayatın anlamı olarak burada bizden
seni tanımayı, sevmeyi ve saygılı bulunmayı istiyorsun. Gönderdiğin bütün elçilerle bunu bize haber verdin. O kadar anlamlı ki seni tanımak, seni
sevmek, sanatını, gücünü, kudretini yarattığın her şeyde görmek.
Bizi bu farkındalık ile yaşat. Bu
farkındalık ile hayatımızı ilerlet ve bizi bu farkındalık ile öldür.
Seni bilerek, tanıyarak, severek ve sana döneceğimiz, huzuruna çıkacağımız,
seninle buluşacağımız günün özlemiyle bu dünyadan ayrılmamızı sağla.
Elhamdülillahi
rabbil alemin.
Alemlerin
rabbine hamdedişimiz, tünelin sonundaki
ışığı görmemizden
kaynaklanıyor. Besmelenin sonundaki ışığı gördük. Allah bizi sonsuz rahmetiyle
yaşatırmış...
Bizi yaratıp ve yaşatan kudretin bize sonsuz
bir gelecekten bahsetmesi kadar muhteşem bir şey yoktur.
Önemsemediğimiz, ciddiye almadığımız, “bir ara bakarız” diye ötede
bıraktığımız; şuracıkta aldığımız tarladan, şurada açtığımız ticari
müesseseden, şurada işe girdiğimiz yerden bile hayatımızda daha önemli olmuyor.
Maalesef bunları daha çok önemsiyoruz.
Hâlbuki sonsuz gelecek vaadi bizim için hayati bir meseledir.
Ümidimiz bir kere oraya tutundu mu başka hiçbir şeyin gelecek ümidimizi
çeldiremeyeceği kadar muazzam büyüklükte ve güzellikte bir şeydir.
Ufkunu bir kere
derinlemesine sonsuz geleceğe kadar açmış bir insanın artık 100 km. yakınını,
1000 km. yakınını, 1 milyon kilometre yakınını bile sığ bulacağı kadar büyük
bir ufuktur.
Kim, ne vaAd etse, ondan sonra kandıramaz, doyuramaz.
Şeytan hangi vaat ile gelse, bizi aldatamaz.
Yeter ki ufkun, Cenabı Hakk'ın vAadettiği o sonsuz derinlikteki bitimsiz,
ebedi saadete tutunsun. Oraya doğru yol alsın. Artık her
şeyini ona göre yaşarsın. Oraya halel gelmesin diye dikkat edersin.
Muttaki yaşamanın temel motivasyonu, ahiret vaadine tutunmaktır.
Ahireti murat etmektir.
Allah'ın vaadine tutunmayanların, ahireti murat edinmeyenlerin,
hayatlarının muradı olarak içselleştirmeyenlerin heyecanları kısa sürer. Yarı yolda
kalırlar.
Dolayısıyla ahireti murat etmek ve ahiretin o sonsuz yanıyla hiçbir şey ile
kıyaslanamayacak değerde olduğunu fark etmek, akleden insanın hayvandan
ayrıldığı yerdir.
Yoksa dünya ile
sınırlı bir süreç hayvanların da yaşadığı bir süreç. Ondan sonrası kısa
paslaşmalar. Al topu ayağına, ver ötekine. Öteki alsın topu ayağına, versin
sana. Döndürüyoruz bir topu aramızda ve hepsi 90 dakika.
Bitti mi? Saha
bomboş. Dünya bu kadar.
Sonsuz bir gelecekten bahsediyoruz, kısa paslaşmalardan değil.
ebedi bir vaat, uzun vadeden de değil, ebedi bir vadeden bahsediyoruz.
Yaradanın hayata kattığı anlam ve çağırdığı
esenlik yurdu…
Aramızda
bazılarımız bunu ve gerçeğini CİDDİYE ALIP o ufkunu buna doğru açıyor.
Dünyasını, HEDEFİNİ buna doğru açıyor. Bunlar, beynini fazlasıyla kullanıyor.
Eğer UFKUNU, HAYALİNİ, BEKLENTİNİ sonsuz bir geleceğe iliştirmedinse o kafatasının içinde
taşıdığın beynin de sadece bir yüktür.
O yüzden seküler olmak ahmaklıktır.
Seküler bir
adam, beyninin en fazla mini minnacık bir alanını kullanabilir. Çünkü aldıları verdileri, büyüklükleri sadece buradakilerden ibarettir.
Eskiler derdi ki, "Yumurta alıp yumurta satan
yumurta kazanır. Deve alıp deve satan deva kazanır." Ne alıp ne sattığına
bağlı büyüklükler. Hangi büyüklükleri alıp hangi büyüklükleri satıyorsun?
Kişinin şuur
dünyasında ahiret dediğimiz büyüklük -ki o ebedidir; uçsuz bucaksız, sonsuz ve
bitimsizdir-
Bu bir kere yer
etti mi artık beynini full kapasite kullanmaya başladığı evreye geçmiş
demektir. Böyleleri dünyayı mini minnacık görürler. Küçücük.
Ufukları Cenabı Hakk'ın vadine doğru açılmış, beklentileri sonsuz ve ebedi
geleceğe doğru ilerlemiş durumdadır.
Müminler,
ahirete yakinen farkındalık sahibidirler.
Cenab-ı Hak bu
konuyu imanın şartı gibi bize sundu.
“MÜMİNLER KİMLERDİR?” dediğimizde; ahirete yakinen, yakin düzeyinde, -öyle burnunda
tütercesine- şuur dünyasının yakınında gören kimse demektir.
“Gelecek deNdiğinde beş şey yaz bakayım”,
“gelecek deyince aklına ne geliyor, beş şey yaz”
diyorsun; beş şey yazıyor, içinde AHİRET YOK!
Hâlbuki mümine,
“Gelecek deyince tek bir şey yaz” desen, ahiret
demeli.
Gelecek demek, müminin nazarında istikbal demek, Cenabı Hakk'ın vaadi
demek, sonsuz gelecek demektir.
O, dünyadaki bu kısa süreçli şeyleri çoktan aşmış,
küçültmüştür. Yapmıyor, ilgilenmiyor, elini sürmüyor demiyorum.
Yapıyor, ilgileniyor. Allah'ın emri çalışmak, hepsini
yerine getiriyor. Ama gönlündeki yerine gidip baktığında dünya mini mini bir
yer. Tıpkı beynindeki yer kadar, çok dar bir alanda.
Çünkü gönlü sonsuz bir
geleceğe tutunmuş.
Heyecanı yüksek bir
beklentiye kapılmış.
Bu insanı artık ufak şeylerle kandıramazsın.
Büyük bir vade tutunmuş olanları ufacık çikletlerle
kandıramazsınız.
Ahireti ve onun
vaadini Cenabı Hakk'ın elinden saygıyla, ciddiyetle alıp içine yerleştiren
insanlar takvaya ererler. Çünkü bu beklentiye gölge düşmesin diye, ahiret
yolculuğuna, o sonsuz geleceğine varmak için ilerlediği bu hayatta bir mani
çıkmasın, Ahiret tehlikeye düşmesin diye aldığı her kararda önce bunu sorar:
“Ahiretimi
tehlikeye atıyor mu bu giydiğim kıyafet?”
“Ahiretimi
tehlikeye atıyor mu bu içtiğim içecek?”
“Ahiretimi
tehlikeye atıyor mu bu yediğim yemek?”
“Ahiretimi
tehlikeye atıyor mu bu konuştuklarım? Gıybet, sözler, iftira, ahiretimi
tehlikeye atıyor mu?”
Bu ticari
faaliyet, içinde haram barındırıyorsa tehlikeye atıyor demektir. Faiz
barındırıyorsa tehlikeye atıyor demek.
“Ahiretimi
tehlikeye atıyor mu şu bakışlarım? Şu harama olan bakışlarım.”
Bu kaygı merkezi, ahiret sevdasından sonra bir kere uyandı mı, ahiret
sevdasından vazgeçmediği sürece zinde kalır ve onun karar mekanizması üzerine
kurulur.
Her kararını buna göre alır. Çünkü o hedefine helal gelsin istemez.
Ama o hedefi, o muradı oluşmadıysa bir kimsede –ki çoğumuz böyleyiz- Ahiret
sudaki balık gibidir. Ölünce gidip göreceğiz. Var mı yok mu DİYE?!!
E bir şeyler de
yapıyoruz işin doğrusu. Hani çok da boş bırakmıyoruz aslında..
Böylelerin ahiretten hiçbir nasibi olmaz.
Ahiret, ahirete
yakinen tutunanların ve hayatını ahiret
için yaşayanların varacağı bir yerdir.
Cennetliklere
soru sorulsa; “Dünyada buraya geleceğin hiç aklına gelir miydi?”
“Yok, aslında ben
hep bütün hayallerimi dünyaya dair kuruyordum da işte birdenbire düştüm,
bayıldım, öldüm, buraya getirdiler. İyiymiş ama falan” diyecek, Cennette böyle
bir tane adam bulamazsınız.
Cennettekilere “Hiç
buraya geleceğin aklına geliyor muydu” dendiğinde, ancak şunları
söyleyenler olur:
“Bütün hayatımı buraya gelmek için yaşadım.
Her aldığım kararda buraya gelişimi riske atmamak için uğraştım, didindim.
Yeri geldi yanlış yaptığımda, acaba ahiretim tehlikeye mi düştü diye
kendimi paraladım. Üzüldüm. Çok büyük kaygılandım. Bir an önce tövbe edip o
yanlışımı düzeltmeye çabaladım, sırf buraya gelişim tehlikeye girmesin diye.
Ben ahirete yakinen tutundum.
Hayatımı bunun için yaşadım.”
Cennette kime mikrofon tutsanız böyleleriyle karşılaşırsınız.
Yoksa dünyayı murat edenlerden ahirette
cennette tek bir kimse yoktur.
Bunu neye
dayanarak söylüyorum? Cenabı Hakk'ın verdiği bir habere dayanarak söylüyorum.
Cenabı Hak dünyayı amaç edinerek yaşayanların ahirette cehennemden başka bir
payları olmayacağını söyledi.
(“Her kim
İĞRETİ HAYATI VE ONUN SÜSÜNÜ İSTERSE böylelerinin YAPIP ETTİKLERİNİN
KARŞILIĞINI, kendilerine BU HAYATTA tam olarak veririz. Onlar dünyada hiçbir
eksiltmeye uğratılmazlar.. ÖYLELERİDİR Kİ BUNLAR, ÂHİRETTE KENDİLERİ İÇİN
ATEŞTEN BAŞKASI YOKTUR. …” Hud Suresi 15,16. Ayetler)
“Mutluluğa erdirilenlere gelince, onlar
cennettedirler. Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar, hep orada kalacaklardır. Kesintisiz bir
lütuf olarak...”
Hud Suresi 108. ayet